Çarşamba, Temmuz 17, 2013

Gezi Turnuvası - 5. Maç - Zagor vs Sniper

Her savaşta olduğu gibi, sniperlar savaşın en vurucu, en sinsi gücünü oluşturuyorlar. Gezi direnişinde de böyle oldu.  Üzerinde insanların üstüne ateş edilmemesi, kapalı yerde kullanılmaması, 45 derecelik bir açı ile ateş edilmesi talimatı olan gaz fişeklerini direkt insanların kafalarına nişan alarak attılar. Gaz Tabancası yapısı itibari ile hantal, menzili sınırlı bir silah. 
Uzaktaki bir hedefi vurmak için, eğik atıştan dolayı namluyu biraz yukarı kaldırmak gerekiyor. Kısacası, insan gibi tekil bir hedefi uzaktan vurmak kolay iş değil. Yakından ateş edildiğinde de namluyu yere paralel tutarak daha rahat nişan alınabiliyor. Ne acıdır ki güzel ülkemizdeki değeri bilinmeyen nice sniper, Counter Strike turnuvalarında ülkemizi başarı ile temsil edecek durumda iken, eylemlerde, ellerindeki hantal gaz tabancaları ile harcanıyorlar. Bizi yönetenlere, adeta “görün bizi” dercesine gezi olaylarında 10’dan fazla kişiyi tam gözünden vurarak tek gözlerini kör ettiler. 
Sayısını bilemediğimiz kadarını kafalarından vurdular. İçlerinde yoğun bakıma alınanlar oldu. 2 tane çocuk diyebileceğimiz delikanlı (Mustafa Ali Tombul, Berkin Elvan) hala yoğun bakımda yaşama mücadelesi veriyor. 32 yaşındaki Lobna Allami yoğun bakımdan çıktı, ama artık felçli, konuşamıyor, bir kolunu kullanamıyor, beyninde hasar var. Yüreğiniz dayanırsa ablasıyla yapılan röportajı okuyun. Daha hikayesini bilmediğimiz niceleri mahvoldular. 
Destan yazan kahraman sniperlarımız  bu kadar zaiyatı sadece, aslında kalabalıkları dağıtmak amacı ile üretilmiş, hantal, nişan alması zor, menzili nispeten kısa  gaz silahı ile yaptı. Düşünün ellerinde son model bir sniper tüfeği olduğunda yapacaklarını. Buna rağmen kadir kıymetleri bilinmiyor, gece gündüz, uykusuz, gaz sıkmaya, kafa kırmaya devam ediyorlar. Çok sayıdalar. Hepsini birden bulup Zagor’un karşısına çıkaramayacağımız için içlerinde tümünü temsil yeteneğine sahip, nişancılıkta en iyisi olan  sniperı davet etmeye çalıştık. Seçim yapmak zor oldu.
Edriyııınnn!!!
Sniper olmanın bir avantajı da, hasmınızdan uzakta olduğunuz için, faşizmin en büyük düşmanı olan kameralar tarafından hasmınızı vurduğunuz ya da kimi vurduğunuz belgelenemiyor. Otomatikman faili meçhule imza atıyorsunuz. Bu “ulan çakıcam bir tane ama ya etrafta kamera varsa gerginliği yaşayan” polislerde müthiş bir motivasyona sebep oluyor. Ancak içlerinden bir tanesi düşman olarak gördüğü gence ders vermeye yönelik duyduğu hırsın kurbanı oldu ve kameralar önünde, karşısında duran gencin direkt üstüne ateş etti. Buyrun, çok net olmasa da performansı burada:
 Nişancılıkta gösterdiği bu başarı sebebiyle karşılaşmaya diğer tüm arkadaşlarını da temsilen bu çılgın sniperı davet ediyoruz.

Ediyoruz da davete icabet eden yok?  Sniperımız maalesef piyasaya çıkmıyor. Tam, etraftan “tırstı işte eheehe” muhabbeti başlayacakken “PLOP” diye bir ses duyulur, seyirciler şaşkınca sağa sola bakıp sesin kaynağını ararlarken Zagor ani bir hamle ile üzerine gelen gaz kapsülüne baltası ile çakarak aynen geri gönderir. Ohaaa, manyak sahneyi kaçırdınız, yok böyle bir olay. Millet sesin nasıl olduğunu nereden geldiğini anlamamışken Zagor müthiş reflexleri ile kapsülü görüp, baltayla savuşturdu. Ben dayanamıyor ve tezahürata başlıyorum kusura bakmayın.

Zaaagor, Zaaagor, Burda mısın Darkwood,. Burda mısın Tunikanlar Hüüaao!. Za-gor-Te-nayın-Asker-leri-yizz!!

Çılgın tezahürat biter. 100 metre ilerideki duvarın arkasına sotelenmiş sniper ortaya çıkar. İyice hırçınlaşmıştır. Gaz fişeklerini Rambo gibi çaprazlama göğsüne asmıştır. Aynı Terminatör 2’nin , T1000’e sürekli ateş edip üstüne doğru ilerlediği sahnedeki gibi ateş ediyor, silahına yeni bir kapsül koyuyor ve iki adım ilerliyordur. Kapsüller Zagor’un balta darbeleri ve müthiş reflexleri ile savuşturuluyordur. Sniper beklediği kolay zaferi elde edemediğinden strese girmiş, bu stres düzgün nişan alamamasına sebep olmaktadır.  Atışlarının üçte biri Zagor’a değmez bile. Bu sebeple her atış sonrası Zagor’a daha da yakınlaşır. Zagor sakin ama kararlı bir şekilde, Sharapova’nın servisini bekleyen bir tenisçi edası ile kapsülleri karşılamaya devam eder.

Sniper iyiye gerginleşmiş ve Zagor’un gözünü çıkarmayı da kafasına koymuştur. Ancak bu konsantrasyon kendi açısından mantıklı düşünmesini engellemiş ve Zagor’un emniyet çemberine istemeden girmiştir. Nefesler kesilmiş, insanlar Zagor’un nasıl bir figür ile Sniper’ı haklayacağını merak eder olmuşlardır.  Zagor kendisine 1 metre kadar yaklaşmış olan Sniper’a meşhur ters sıyırtmaç hareketi ile çakar. Robocop kıyafeti ve kaskın belki de tek açık noktası olan çene bölgesinden, yumuşacık, sabah tıraş olunmuş çenesine müthiş balta darbesini alan sniperımız çok seçici davranmaz ve direkt uykuya dalmayı tercih eder. Başbakanının verdiği ikramiye ile yapacaklarını hayal etmeye, yere düşmeden başlamıştır bile.  Sniperımız yerde baygın halde yatmaktadır ancak sniper içgüdüsü müdür bilinmez tetik parmağı çalışmakta ve son kalan fişekleri bilinçsizce sıkmaktadır.  Etraf yoğun bir sis bulutu ile kaplanmış zaten karşılaşmanın sonucu da belli olmuştur. Herkes çil yavrusu gibi dağılır.Karşılaşma bitmiştir ancak turnuva murnuva ayağına sürekli Türk Polisini madara eden Zagor, Başbakanımızın kulağına gider bir şekilde. Memleketteki her türlü konu onu ilgilendirdiğinden ve her türlü konuyu iyi bildiğinden bu olaya da müdahil olur ve açıklamasını yapar......eyvah eyvah.

Cuma, Haziran 28, 2013

Gezi Turnuvası - 4.Maç - Zagor vs Kundakçı Zabıtalar

Eylemin bu kadar ses getirmesinin en büyük mimarlarından birisi, boş vakitlerinde zabıtacılık da yapan bu kundakçı vatandaşlardır. Gezi direnişinin ilk günlerinde hiçbir şiddet eylemi göstermeyen eylemcilerin çadırlarını tek tek tutuşturup, halkın büyük bir kesiminin ayaklanmasını sağlamışlardır. Buradan performanslarını izleyebilirsiniz. Bununla birlikte turnuvada, genellikle kas gücüne dayalı rekabete, ateşi de ekleyerek yeni bir boyut da katmışlardır.

Parmaklara Dikkat Ediyoruz...
Maalesef gene görüntüler kameralara yansıdı ve olayları zorbalıkla kapatamayan hükümet halkın bir kesiminin isyanı sebebi ile bu komüniste, dinsize, entele,  şerefsize, eşcinsele karşı canını hiçe sayarak kendilerini yakma pahasına kundaklamalar yapan bu vatan evlatlarını zabıta teşkilatından atmak durumunda kaldı. Ama olsun. Bu devran da döner. Milli iradenin çelik yumruğu bu direnişçilerin üzerine tam insin, o  zaman, işin cefasını çeken bu vatan evlatları ödüllendirilir ve bir üst makam olan polisliğe terfi ettirilir. Biz ne zaman ne yapacağımızı iyi biliriz.
  
Hazır bu kundakçı zabıtalar meslekten atılıp boşta kalınca, onlara da bir teklif yapar ve turnuvaya davet ederiz. Zagor’un direnişçilerin yanında olduğunu söylememiz zaten turnuvayı kabul etmeleri için yeterli olur. Onlara da atıldıkları işlerinin acısını unutturacak bir fırsat çıkar. Hırsla, “saat kaçta nerde” derler…
  
Göte Çelik Don Giyen Kundakçı
Kundakçı takımı 7 kişiden oluşmaktadır. 4 eski zabıta ve 3 eski taşeron firma adamı. Hepsi çakmaklarının gazlarını az önce 1 tl’ye fulletmiş, rahatlıkla düşman bildikleri bir insanı, bir çadırı, bir evi yakabilecek kadar haysiyet yoksunu, kısacası tam bir savaşçıdırlar. Birinin elinde benzin dolu bir bidon da vardır. Zagor karşısındaki tipleri görünce hafif çekinse de “ulan iyi lav silahını akıllarına getirmemişler, buna da şükür” diye sevinir. Ancak herkesin cebinden çıkardığı ucunda paçavra olan şişeleri görünce sevinci kursağında kalır. Adamlar profesyonel bir biçimde Molotof kokteyli hazırlamışlardır, nereden ve niye öğrenmişlerse...

Zagor plan yapmaya fırsat bulamadan birinin elindeki molotofu tutuşturduğunu ve fırlatmak için havaya kaldırdığını görür. Düşünmeden, içgüdüsel olarak baltasını fırlatır. Molotof, atan zabıtanın tepesinde kırılarak patlar. Üstüne düşen yakıcı sıvıdan yer yer yanmaya başlayan zabıta can havli ile sağa sola kaçışır.
Önüne ilk gelen arkadaşına sarılarak kendini söndürtmektir planı. Elinde benzin bidonu olan ve az öncesine kadar şişelere benzin koymakla meşgul zabıta, kendine doğru gelen ateş topunu görünce panikler, geri geri kaçmaya çalışırken kapağı açık benzin bidonu ile yuvarlanır. Benzin hem üstüne hem de sağa sola, tüm yere dökülür.  Zagor vallahi bunlar şaka maka tüm Galata'yı yakarlar diye bırakır karşılaşmayı, koşa zıplaya ileride gözüken Toma’nın yanına gider.

2-3 dakika sonra, zabıtalar sakarlıkları ile birbirlerini yakmaya devam ederken Toma devreye girer. Tomanın tazyikini yiyen zabıtalar 10 metre ileriye savrulurlar. Sönmüşlerdir ancak tazyiki yiyip de ayağa kalkabilen yoktur. Yüzlerindeki düşünceli ifadeden “yanıp kül olsaymışız daha iyiymiş aq” diye düşündükleri anlaşılıyordur. Gezi parkındaki gönüllü doktorlar ilk müdahaleleri yapar.  Birkaç kırık, birkaç 2. derece yanık ile kurtarırlar paçayı. Zagor,  “bunlar bir daha sigara bile yakamazlar” diye düşünerek ayrılır yanlarından. Karşılaşma biter. 

Perşembe, Haziran 27, 2013

Gezi Turnuvası - 3.Maç - Zagor vs Antalyalı Otoparkçı Polisler

Sıcak gündem sebebiyle diğer onlarca rakibinin önüne geçerek 3.maçta Zagor’un karşısına çıkmaya hak kazanmışlardır.  Hem de hep İstanbul'dan rakip çıkartıyorsunuz, torpil mi var yoksa şüphelerini dağıtmak için bu seferki rakiplerimi Antalya'dan. Başbakanımızın  “polis destan yazdı”, “polis hukuk dışına çıkmamıştır” sözleri ile, Ethem Sarısülük’ü öldüren polisin serbest bırakılması ile  yaptıkları tüm zorbalıklar resmi ve gayrı resmi olarak affedilen bir teşkilattan önümüzdeki günlerde daha da korkunç örnekler bekliyoruz hiç istemesek de.
 
Paralel Ekip Çalışması
 "Sıradan faşizm" diye bir kavram var. Hayatı anlatmaya çok yardımcı olduğundan sık kullanıyorum. Bu kavram için kabaca artık yadırgamadığımız ve doğal karşıladığımız faşizm diyebiliriz. Faşizm’in günümüzdeki en büyük düşmanı aslında insanları izleyebilmek için kendi eliyle yarattığı, Big Brother ile teorisini şekillendirdiği günümüzde hemen herkesin elinde olan çok sıradan bir cihaz olan kamera. Büyük şehirlerde, göz önündeki olaylarda yaşanan polis zorbalığını hepimiz görüyoruz. Videolarını seyrettiğimiz bu olaylara göz önünde olduklarından dolayı en kontrollü polis müdahaleleri diyebiliriz. Bir de göz önünde olmayan polis şiddeti var ki anlatmaya yürek dayanmaz. Sıradan faşizm kameralara yansımayan faşizmdir. “Polis öğrencileri dövmüş”, sözüne , “amaan  kimse durup dururken birini dövmez, kimbilir ne yapmışlardır” diyebilmektir.

Garaj ambiansında Figh Club Havası
 Antalya’daki, bir otoparkta kıstırdıkları üç gençten ikisini feci bir şekilde döven polisler bunların en masum örnekleri. Performanslarının tamamını buradan izleyebilirsiniz. Maalesef yerini bilmedikleri kameralar yüzünden, soruşturma açıldı ve  birkaç tanesi görev yerini değiştirmek zorunda kalacak. Çok uzak bir semte gönderilirse belki evinden bile taşınabilir. Düşünün nakliyat şirketi bul, eşyaları kolile, boya badana… Zulmü görüyor musunuz? Kamerasız bir köşe bucak yok mu bu memlekette? 

Gelelim maça:

İlk Tahmin: Kaskları bile yok. Göbekli taşra polisinin işi zor. 
Olasılıklar: Karşılaşma polisleri motive etmek için gene aynı otoparkta düzenlenir. 10 adet polis, ellerindeki joplarla Zagor’un karşısına dikilirler. Gongun sesi ile hep birlikte “alla halla” nidaları ile Zagor'u çembere alıp, Zagor’un üzerine çullanırlar. Bir curcuna olur. Polislerin oluşturduğu çember bir polisin sırtüstü uçarak Otopark duvarında patlaması ile bozulur. Haydaa. Bu seferki rakip öğrenciler gibi bir şey yapmadan durmuyor, karşılık veriyordur. Polisler bu direnişe içgüdüsel olarak şaşırır ve iyice öfkelenirler. Zagor karşındaki polis’in çevik kuvvet gibi kasklı, korumalı değil, gömlekli pantullu, çüklü taşaklı sıradan taşra polisi olduğundan yumruklarını normal mod’a getirir. Tabi ki direkt çenesine yumruk yiyen bir polis bir daha ayağa kalkamaz. Zagor etrafındaki polislerden üç beş jop yese de kolaylıkla polisleri ayıklar teker teker.  Baltasını çıkarmasına gerek bile kalmamıştır. En sona özellikle amir kılıklı gözüken yaşlı polisi bırakır. Polis heyecanlanmıştır. “

-Benim düğmem altı aydan başlıyor biliyor musun” diye bağırır. 
-Düğmeni koparmayacağım merak etme
-Nasıl koparmıycan, herkesi paramparça yaptın, senin hayatın kaydı zaten merak etme hiç
-Burada dürüst bir şekilde bir karşılaşma yapıyoruz amir efendi; hem siz savunmasız öğrencileri delicesine joplamışken bu yediğiniz sopa çok az size.
-O öğrenciler polise taş attılar bir kere. Anarşik komünüs olmasınlar diye en doğrusunu yaptık, derslerini aldılar.
-Tamam işte ders alma sırası şimdi sizde. Aha bu biiir,  diyerek ilk tokadı aşkeder amir bey’e zagor.

Polis suçluları ya da şüphelileri sadece yakalar ve mahkemeye sevk eder, onlara ders veremez.

-Bu ikiii. (elinin tersiyle soldan sağa bir tokat patlatır)

Savunmasız birine dayak atmak, işkence yapmak Türkiye'de ve tüm dünyada suçtur.”

-Aha bu da üüüç (çene altı, aparküt tabir edilen yumruk ile amirimiz uçuşa geçer, duvarın dibine un çuvalı gibi yığılır.)

Kanunsuz bir emri yerine getirmek de suçtur.
 Ders yarım kalır…

Pazar, Haziran 23, 2013

Gezi Turnuvası - 2.Maç - Zagor vs Gazman

Kırmızılı kadın ile tanıdık onu. Güzele, iyiye, doğruya, masuma duyduğu büyük nefret en büyük gücü. Son teknoloji ekipmanı düşmanda tırsı ile karışık bir kahkaha hissi uyandırıyor. Kendisini zirai ilaçlama elemanıyla üzerindeki üniforması sayesinde karıştırmıyoruz. Diğer polisler gibi sayılı fişekle değil, sınırsız cephanesiyle (#Unlimited ammo hilesi) gazı  dur durak bilmeden sıkıyor. Tek silahı gazı olduğu için, tüp bittiğinde yeni tüp alana kadar çok savunmasız.
Bu esnada yakalarsanız “abi ayağı” ile zaman kazanma özelliği var. Bu zayıf yönünü oluşturuyor. Yılan gibi yakından etkili, uzaktayken hiçbir caydırıcılığı kalmıyor. Çok seri hareket edebiliyor. Elleri gaz tabancası ile meşgul olduğundan tekmelerini zamanla geliştirmiş. O hızda hareket ederken tekme atabiliyor. Şuradan, dosta korku, düşmana güven veren bir performansını görebilirsiniz.

Sıktığı gaz solunduğunda genizden mideye doğru bir yanma hissi uyanıyor. Gazın vücut ile temas eden yerleri yanma duygusu ile zonklamaya başlıyor. Derinizin kalın bir tabaka ile kaplandığını sanıyorsunuz. Esasında yaptığı tahribat psikolojik. Eğer astım vb solunum ile ilgili bir sıkıntınız yok ise gazın etkisi çabucak geçiyor ancak haksızlığa uğrama hissi insanı mahvediyor.

E bu sefer karşında hem psikolojik hem de fizyolojik olarak hazır, gazın tillahını Profesör Verybad ile denemiş Zagor var. Tüpü fulle, bekliyoruz.

Karşılaşma Gazman’ın tetiğe basması ile başlar. Fight bile diyemeyiz. Nasıl heyecanlandıysa artık, beklemeden sıkmaya başlar gazı. Bir yandan da rakibinin etrafında son sürat döner durur tıpkı avını ağa saran bir örümcek gibi. Enterasandır ama Zagor’da tek hareket olmaz. Gazman döner, döner, döner. 15 dakika sıkar gazı. Gaz biraz azalmaya başladığında sırtını silkeleyip, sırtındaki tüpü çalkalayıp dipte kalanları da boşaltıp nihayetinde soluk almak için duraklar.

Göz gözü görmüyordur. Gazman ellerini dizlerini üzerine koyar. Yorulmuştur. Maskesi adrenalinden komple buhar olmuştur. İşaret parmağını yandan sokarak siler camı. Zagor hala gözükmüyordur. Gazman merakla ortaya doğru yaklaşır, dağılmaya başlayan dumanı elleriyle yelleyip rakibini görmeye çalışır derken SOCK sesiyle şimşekler çakar.
Gazman lisedeki yavuklusu Serpil ile elele kırlarda dolaşmaya başlar. Yere serilmiş yatarken, yer yer buğulu olan maskesinden bile belli oluyordur mutlu olduğu.

Karşılaşmanın galibi belli olmuştur ancak Zagor’un öfkesi dinmemiş gözükmektedir. Sakince yerde yatan Gazman'ın yanına gelir. Gazman, yavuklusu ile koşmayı bırakmış, başını onun dizlerine koymuş gökyüzünü seyrediyordur sırıtarak. Zagor tüpü buruşturur, gaz tabancasının ucunu Gazman’ın maskesine sokar ve tüpün içinde kalan son gazı Gazman’a ver eder.

3-5 saniye gazı soluyan Gazman ışınlanarak memleketten döner. Gözlerin yuvalarından fırlamıştır. Maskeyi süratle yüzünden sıyırır. Koşa koşa uzaklaşır. "Limon, talcid, doktooor!!!" sesleri uzaklaşır, uzaklaşır ve biter. 

Cumartesi, Haziran 22, 2013

Gezi Turnuvası - 1. Maç - Zagor vs Beyaz Gömlekli Adam

Zagor’u, “Zagor vs Diğerleri”  bölümümüzde  bugüne kadar çok rakiple dövüştürdük.  Rakipler neredeyse bitmişti ki, başbakanımız sağolsun bize sıfırdan bir turnuva yapacak kadar çok rakip çıkarttı. Bize de durumdan vazife çıkartmak, akarken doldurmak kaldı. (ellerini ovuşturur) Gelin hep birlikte bu güzel turnuvanın tadına varalım:
Zagor vs Beyaz Gömlekli Adam

İlk Tahmin: O gömlek kızıla döner.
Olasılıklar: Önce biraz rakibimizi tanıyalım. Beyaz gömlekli adam, Gezi parkı direnişinin ilk günlerinde ortaya çıkıp olayların daha da büyümesine vesile olarak  kahraman oldu adeta.   Sonradan öğrendik ki sivil polismiş kendisi. Güçlü değil ama sinsilik puanı 90. Mertçe dövüşmediğinden tehlikeli. En büyük gücü beyaz gömleği. Bu gömlekle avına onu ürkütmeden yaklaşıp, polis olduğunu belli etmeyip birden üzerine çökebiliyor. Özellikle savunmasız biri iştahını iyice kabartıp, daha da saldırganlaşmasına  sebep oluyor. Uzmanlar, beyaz gömlekli ile karşılaşıldığında asla eğilinmemesi, çömelinmemesi, savunmasız gözükülmemesi , aksine dik durarak ondan daha uzun daha heybetliymişcesine durulması uyarısında bulunuyor.

Tabi ki her kötünün olduğu gibi onunda zayıf bir yönü var: Objektifler. Kamera objektifi, fotoğraf makinası objektifi, hatta elinizi yuvarlak yapıp gözetleme hareketi yapmanız bile Beyaz Gömlekli Adam'ın anında munisleşmesine, yumuşamasına, şeker gibi bir adam olmasına sebep oluyor.

Rakibimizi biraz tanıdıktan sonra, girizgahtan sıkılan sıkılan seyirciyi de düşünerek, tarafları AKM'nin önüne çağırır ve aniden Fight deriz. Off, gel de bir sigara yakma şimdi...

Karşılaşma öncesinde birbirinden korkunç pozlar veren Beyaz Gömlekli'de,  karşısında etkisiz hale gelmiş, savunmasız bir eylemci yerine dimdik duran, pazusundaki kasları seyiren, çelik gibi bakan Zagor’u görünce hoşafın yağı kesilir. Etrafına acıyan gözlerle bakar. Elindeki odunu yere atar. Abi ben de eskiden Teksas Tombiksin hastasıydım, sana da hayrandım diye Zagor’a yaklaşarak  goygoya başlar.

Normalde Zagor karşısında bu şekilde sefil biri görünce elini bile kaldırmaz ama az önce eylemcilere zulmedilen gezi parkı videoları ile provoke edilince (az değilim ha) 
sinirlerine hakim olamayıp tokadını Beyaz Gömlekli’nin sağ yanağına aşkeder. Mevlevilere taş çıkartırcasına, kendi ekseni etrafında dönerek 5 metre geriye savrulur Beyaz Gömlekli. Yanağını tutarak ayağa kalkar ve “abicim ben sizi çok sever sayarım” ayağı ile izaha girişip Zagor’a yaklaşır. Sağ yanağı kıpkırmızı, nabız gibi atıyordur. Zagor yanağı gören de, merhamet duyguları uyanır. İkinciyi vurmaya kıyamaz. Beyaz gömlekli “abi, abicim” diyerek Zagor’a elini uzatır. Zagor, içinden lanet okuyarak arkasını döner ve gitmeye yeltenir. Beyaz gömlekli bu fırsatı kaçırmaz, belindeki silahı çıkararak, kabzasıyla arkası dönük Zagor’a vurur ve silahını ensesine doğrultur. Zagor döner ve nefretle bakar. Beyaz Gömlekli’nin elinde silah olmasına rağmen dizleri titremeye başlamıştır. Demek ki gerçekten küçükken Zagor okumuş, Zagor’un silahla tehdit edildiğinde neler yapabildiğini hatırlıyor ve dizlerinin titremesine engel olamıyor. 

Zagor, hiçbir şey yapmaz. “Bas ulan yüreğin varsa şerefsiz” diye bağırırak dimdik karşısında durur. Beyaz Gömlekli’nin titremesi ellerine kadar ulaşır. “Ne diyorsun lan sen, kimsin lan sen, çapulc.. çapu...” diye efelenmeye çalışsa da vücut teslim olmuştur bile. Dizleri üzerine çöker. Silahı tutan elleri gevşer. Yere kapaklanarak ağlamaya başlar. Zagor hala kıpırdamıyordur. Yerdeki Beyaz Gömlekli’ye acıyarak bakar. Artık karşılaşmanın bir anlamı kalmamıştır. Zagor yerdekinin üzerine tükürür ve arkasını dönüp uzaklaşır. Müsabaka biter.

Cuma, Temmuz 22, 2011

Zagor ve Kürtler

----------Vhuuuuu!   (çöl çalısı yuvarlanarak geçer)-----------------

Zagor’umuzun yaşadığı  Darkwood, yani Pennsylvania, yani Amerika; bugünü bırakın, 1800’lerde dahi  yapısı itibariyle Türkiye’den çok daha kozmopolit, bin çeşit adamın yaşadığı bir memleket.  Yerli halklar var, Amerika keşfedilince, durağa gelen belediye otobüsüne atlar gibi hurra Amerika’ya dalan Avrupalılar var.  İngiliz’i, Brezilyalı’sı, Fransız’ı, İspanyol’u…

Bu kadar adam, bu kadar farklı kültür… Tabi ki savaştılar. Kendi içlerinde zaten savaşıyorlardı, birbirlerine karşı savaştılar,  yerli ve beyaz olarak savaştılar, kuzeye ve  güneye ayrılıp savaştılar, yeni bir savaş nedeni bulmak için savaştılar.

Zagor’un mesaisinin sürdüğü 1800’lerin ilk yarısı, Kızılderililerin bir yandan kendi aralarında bir yandan da beyazlarla savaştığı döneme denk gelir.

Zagor hem kendi aralarında kapışan kızılderileri hem de beyazlarla kapışanları ayırmaya çalışır boyuna.  Gerçekte çoğu macerasında çift taraflı oynar. Bu sebeple çoğu solukbenizli ona kızılderili dostu, dönek vb  kendilerince aşağılayıcı lakaplar takarken, aynı tipolojinin Kızılderili tarafı da Zagor’u beyaz olmakla, beyaz dostu olmakla, hain olmakla suçlar.

Zagor her iki tarafın çoğunluğunun da  esasında masum insanlardan oluştuğunu,  iki taraftan da çok küçük bir kesimin, farklı taraflarda olmalarına rağmen aynı hasletlerle savaş çıkardıklarını idrak etmiştir.
Ancak savaş aklın bittiği yerde başlar. En masum beyaz, eline tüfek alıp, uygun ortamda havaya sokulunca, en masum kızılderiliyi kolaylıkla öldürebilir.  Aynısı diğer taraf için de geçerlidir. Savaş başladıktan sonra herkes haklıdır. Ölmemek için öldürür herkes.   Böylece ölmemek için ölür herkes. Denklem kırılır, matematik biter.

Savaş, aklın bittiği yerde başlar ama aklın geri geldiği yerde bitmez maalesef. Savaşın bilançosunu ve zararlarını gören aklı selim “bunu durduralım artık” dese de, savaş kendi bilincini ve aktörlerini yaratmıştır.  Simüle edelim:

----------------- B: Beyaz  -  K:Kızılderili -----------------
B1 ailesi ile yeni topraklara göç eder. Dünyanın en masum, en sevecen, en şahane adamıdır.  K1 ise topraklarında kabilesi ile mutlu mesut  yaşayan, tüm kabilenin en iyisi, en güçlüsü, en süperi, kabilenin de lideri bir yerlidir.

K1 yaşadığı yerin yakınlarına yerleşen beyazlar  yüzünden Bizonların göç yollarının değiştiğini görür. Endişelenir.

B1 yeni, bereketli, uçsuz bucaksız topraklardadır.  Çok mutludur. Her şey boldur. Toprağı eker. Bizonları avlar. Kızılderililere ve bizonlara saygı duyar.  Kardeş kardeş yaşadıkça bu topraklar herkese yeter diye düşünür.

B2 ve B3 bizonların bu bölgede bol olduğunu görür. Bizon boynuzu iyi para etmektedir. Bir de yanında av keyfi vardır ki paha biçilemez.  Bizon avına başlarlar, bizonlar milyonlarcadır, avla avla bitmez. İyi insanlardır gerçekte ancak biraz sorumsuzdurlar.

K1, Beyazların bizonları öldürüp sadece boynuzunu almasına, etini ziyan etmesine çok feci kıl olur. Çok saçmadır, ayıptır, günahtır. Doğaya, manituya hakarettir.  Bizonlar etiyle, sütüyle, derisiyle onların yaşamasını sağlayan mucize bir hayvandır. Beyaz adam nasıl olur da bu hayvanları avlar. Üstelik yemek için değil, zevk için. Bunları uyarmak lazımdır ama nasıl?

K2 heyecanlı bir gençtir. Bizonları öldüren beyazlar yüzünden nasıl zor duruma düşeceklerini anlar. Dağdan gelip bağın içine eden böyle bir adamı hazmedemez. Arkadaşları ile pusu kurup Bizon avlayan beyazları kaçırtmak isterler. Ok ve yayları ile tehditkâr bir şekilde üzerlerine yürürler.

B2, B3 karşılarında onlara doğru saldıracakmış gibi koşturan kızılderililerden ürkerler . B2 ölmemek için silahını ateşler. K2 vurulur. K3 de B2’ye mızrağını saplar.

Olay çabuk duyulur. Beyazlar vahşi kızılderililer balonunu üflerler. Kızılderiler ise hem tek yaşam kaynaklarını yok eden, hem de üstüne üstlük artık  patlayan boruları ile kendilerini de öldüren beyazları düşman ilan ederler. Savaş baltaları toprakdan çıkarılır.

Herkes temkinlidir. B7 ve grubu, K9 ve grubu ile kapışır. B4, K5 ile. Amiral battı başlar.  Gruplar birbirlerini gördükçe kendilerini savunmak için karşısındakini öldürme yoluna giderler. Ölü sayısı ve akabinde düşmanlık artar.  Ok yaydan çıkar.  Kızılderililer göz göre göre öldürülüyor, beyazlar her gün çoğalıyor ancak kızılderili tehditi de artıyordur. Galiba bu topraklarda birinden biri yok olmalıdır.

Bıçak kemiğe dayanmıştır. K8 ve grubu beyazları topraklarından atabilmek için beyazların çftliklerine saldırırlar.  Hikayenin kahramanı dünyanın en iyi insanlarından biri olan B1, K8 ve ekibi tarafından kafaderisi de yüzülerek öldürülür.

B1’in oğlunun kafasına, olayın her sahnesi kazınır.

Çatışmalar şiddetlenir. Ölüler dağ olur, acılar dağ olur. Takkeler öne barış çubukları yere, baltalar toprağa konur düşünülür. Sakin olunmalıdır. Bu topraklar herkese yeter.  Napıyoruzdur biz? Liderlerden  B13 ve K1 biraraya gelip anlaşma imzalarlar. Artık birbirlerini rahatsız etmeyecekler, bizonları yok yere öldürmeyeceklerdir.

Bir rahatlama olur. Bahar gelir, sular çağıldar.

B1’in oğlu büyür. Dünyanın en iyi isanı olan babası B1’in intikamını bu vahşilerden almak zorundadır. O sahneyi hiçbir  barış anlaşması zihninden silemez. Gider K1’i öldürür.

Kızılderililer ayaklanır, beyazlar barış yapmalarına rağmen kabile liderlerini öldürmüşler, çatal dillerini gene  göstermişlerdir. Çatışmalar tekrar artar. Artar. Daha da artar. Hep artar. Sürekli artar. Arttıkça artar. Ne biçim artar…

Tüm döngü şiddetlenerek devam eder. Ara verildikçe, barış imzalandıkça daha şiddetli başlar. Çünkü akıl bitmiştir. Çünkü babası/çocuğu/anası/yari gözleri önünde öldürülen biri düşünemez, idrak edemez, içgüdüsünün gereğini yapar. Savaş artarak sürer. Ta ki taraflardan biri gerçekten öbür tarafı yenene kadar. Üstelik bu savaş adil olmayan bi savaştır. Beyazlar kızılderilileri yok eder. Bir avuç kalanı da rezervasyon denilen kamplarda  yaşamaya mahkum edilirler. Çayırlar artık onların değildir.

Bu savaş kurgusu dünyadaki savaşların neredeyse hepsine tıpatıp uyar.  Çoğu savaş da kızılderililerinki gibi bitmez. Küresel dünyada kızılderililer gibi saf rakipler yoktur artık. Herkes haklıdır. Herkes ama herkes istisnasız haklıdır. Savaş başlayınca her ne kadar akıl biter,  savaş kendi bilincini oluşturur, savaş simsarları belirip olayı suistimal ederse de herkes gene haklıdır.

Bir taraf isyan edene der ki  “durmazsanız sizi öldüreceğiz” isyan eden öbür tarafa der ki “bizi öldürürseniz durmayacağız”  Zenon gelsin de paradoks görsün.

Zagor  savaşın bu şekildeki tekniğini ve  kurgusunu çözmüştür. Körlemesine taraf tutmaz. Beyazlardan yana da olur, kızılderililerden yana da. Peki taraf tutmayınca, Nasreddin Hoca gibi herkese "sen de haklısın" dedikçe nasıl çözülür bu işler. Nedir çözüm?

Çözüm gerçekte yoktur. Çözüm, çözümün olmadığını idrak edebilmek ve artık bu işin olmayan çözümünü , sihirli düğmeyi, büyülü değneği aramak yerine insanlığın bugüne kadar oluşturduğu ortak  prensiplerde, asgari müştereklerde anlaşabilmektir. Örneğin insan öldürmemek bu prensiplerden biri olabilir. Belki insanoğlu ileride daha başarılı ve herkesin mutabık kalacağı başka prensipler de bulabilir.  Bu prensiplerde anlaşıp onun dışındaki her şeyi ama her şeyi tartışabilir.

Düşünsenize, şu an yeryüzündeki bütün düşmanlıklar aynı kalıp insanları öldürmek  ilahi bir güç tarafından yasaklanıp imkansız hale gelse idi, belki çözüm için daha akli yollar bulabilirdik. Öldürmek hile yapmak gibi. Böylece insanoğlu hile yapmadan oyunu sürdürebilirdi. O yüzden ne şiddeti kabullenip taraf olmak, ne de kendini ondan soyutlamak bir işi yaramıyor,  yaramayacak. İnsanoğlunun prensiplere ihtiyacı var.

“E abi başlıkta kürt falan dedin, bize okuttun iki  metre yazıyı, hani kürt” dediğinizi duyar gibiyim.  Ben size ne diyeyim artık. Zagor okuyun anlarsınız.

Cuma, Haziran 24, 2011

Zagor Poşete mi Girdi?

Bu haftaki malzememiz  Çrop’un da yöneticisi, çizgiromancı Ümit Kireççi’den. Miray Sahaf’ın dış vitrin rafından çekilmiş bir kare. Zagor poşette. Kapaktan anlaşıldığına göre Zagor  gene manyak bir maceraya girmek üzere. Beyaz kadın ticareti  yapan adamlar Darkwood’a musallat olmuşlar da Zagor’da sermayeleri kurtarmış gibi.  Çizimler çok gerçekçi.
“Hey adamım nesin sen ha?” dediğinizi duyar gibiyim. Heey! Sakin olalım! Önde başka bir kitap var. Zagor henüz poşete girmedi.  Daha doğrusu muzır bulunarak poşete girmedi. Yani "Muzır Kurulu" henüz Zagor’u okumadı da diyebiliriz. Çünkü, Zagor’un Gambit’le, Frida ile, özellikle Çiko ile yalnız başına kaldıkları sahneleri okusalar, bırakın poşete sokmayı, Zagor’u gözleri bantlı bastırmaları muhtemel. Hayır canım, abartmıyorum.

Şirin ülkemizde Muzır Kurulu diye bir kurul var bildiğiniz gibi. Tam adı “Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu”  Ben de adını Türkiye’nin yakın tarihini anlatan kitaplardan  biliyordum.  Eskiden yasakların dorukta olduğu dönemlerde sık sık toplanarak  tüm Türkiye’yi muzır neşriyattan korumuşlar sağolsunlar. Ne olacak canım 60’lar, 70'ler, 80’ler, zor yıllar, darbe dönemleri, olur öyle deyip geçmiştim ki, geçen haftalarda  yedikleri nane ile bu kurulun halen ayakta kaldığını hayretle gördüm. Evet halâ yayına neşriyat  diyen adamlar vardı ve bunlar toplanıp kafalarına göre bazı yayınları muzır bulup yasaklayabiliyorlardı.

“Kimdi bu adamlar? Neye göre, kime göre muzır tanımları vardı? Kuralları, yaptırımları, çalışma prensipleri neydi acaba” diye küçük bir araştırma yaptım ve hayretim gitgide arttı. Tıpkı Martin Mystere’deki “Kara Adamlar”a benzeyen bir örgüt ile karşı karşıyayız. Haklarındaki yazılı bilgi Kara Adamlar'dan daha az. Ne bir web sitesi ne bir broşür. Sadece “küçükleri muzır neşriyattan koruma kanunu” adlı bir kanun maddesi ve bu kanun maddesine göre kurulup toplanan 10 kişiden oluşan, Başbakanlık’a bağlı  bir örgütün bilgisine sahibiz. Örgüte sadece 15 yıl boyunca kamu görevi yapmış bazı özel kişiler girebiliyor. Daha doğru ifade ile örgüt onları buluyor. Yoksa giriş yapılacak bir örgüt, başvurulacak bir insan kaynakları uzmanı, cv gönderilecek bir mail adresleri yok.

1927’den beri iş başındalar.  Tabi bu resmi olarak bildiklerimiz, yoksa örgütün  Türkler’in ortaya çıkışana kadar gittiği konusunda epey söylenti var. Örgütün  ilk üyeleri aramızda bile yok ancak öyle kadim bir topluluk ki, aynı kafa, aynı mantalite yıllara meydan okurcasına devam ediyor.  Amaçları aynı “Kara Adamlar” gibi toplumu derinden sarsacak, yazılı tarihi değiştirebilecek, kaos yaratacak her türlü girişimi ne pahasına olursa olsun engellemek.  Geleneksel ahlâkı korumak.  Örneğin ataları 1455’de kurulan modern matbaayı 280 yıl kadar memleketten uzak tutmayı  başarmışlardı.

Bu güzide kurul geçtiğimiz haftalarda Harakiri adlı mizah dergisini muzır bularak, artık  poşette satılması kararını aldı. Derginin bu karardan sonraki sayısı zaten poşetsiz olarak dağıtılmış bulunduğundan, üstüne  100.000 TL de ceza keserek derginin dibine kibrit suyu döktü. Dergi iflas etti.

Hatıralar canlanıyor: Dövüş Kulübü, Gösteri Peygamberi, Tıkanma gibi müthiş kitapların yazarı Chuck Palahniuk’un "Ölüm Pornosu" kitabına soruşturma açan, çevirmeninin ifadesini alan, yayıncısına dava açan da bu kurummuş meğer.  Çıplak Şölen/Naked Lunch kitabının yazarı William S. Burroughs’un “Yumuşak Makine” isimli kitabına da bunlar soruşturma açmışlar.

Muzır ne demektir?  Küçük  ne demektir?  Kaç yaşları küçük kabul edilir? Küçükler Muzır yayınlardan nasıl korunur?  Bunlar bu kadim örgütün üyesi 10 kişinin  zekası, anlayışı, tecrübeleri ile şekilleniyor.  Konu ikircikli. Gerçekten korunması gereken küçükler söz konusu olabilir. Örneğin bu kurulun zihniyetinden korunması gereken küçükler mevcut. Ancak icraatları ortada. Bu adamların  (evet içlerinde bir tane kadın var diğerleri adam. yani genelleyip “adamlar” diyebiliriz) edebiyattan hiç ama hiç anlamadıklarını kolaylıkla söyleyebiliyoruz. Keza mizahtan, karikatürden de nasiplerini almadıkları ortada.

Martin Msytere bile başa çıkamıyor Kara Adamlar’la biz ne yapacağız? Onlar her yerdeler. Cehaletle, muhafazakarlıkla, dinle, kadim öğretilerle, binlerce yıllık otomatik tecrübelerle besleniyorlar.  Kara Adamlar'a şimdilik,  yüksek sesle “allah belanızı versin” demekle yetinelim.

Perşembe, Haziran 16, 2011

Zag-art

-Zagor, bendesin!
-Zagor buraya.
-Bendesin.
-Buraya Zagor. 
-Zagor, rüzgar esiyor, yıllardır onu görmemişsin, 
-Birden karşılaşıyorsunuz.
-Çıkar hocam üstünü! Çıkar çıkar komple. 
-Savur tshirtünü biraz.
-Ver kendini rüzgara.
-Bendesin şimdi, gözlerini kıs.
-Pazularını kas biraz, biraz daha… tut nefesini… tamam süper! 

Cuma, Mayıs 27, 2011

Hellingen Kime Benziyor?

Entarisi ala benziyor.
Şeftalisi bala benziyor.
Çatlak profesör tipiyle,
Hellingen kime benziyor?

Üstte saç çıkmıyor.
Yanları uzatıyor.
Bu imaj anlayışı ile,
Hellingen kime benziyor?

Ben sana düşmanım diyor.
Dünya onun olacak sanıyor.
Bu devirde bu kafayla,
Hellingen kime benziyor?

Bıkmıyor, usanmıyor.
Her delikten çıkıyor.
Buruşuk dede siniriyle,
Hellingen kime benziyor?

Laftan, azardan anlamıyor.
Dayaktan kötekten bıkmıyor.
Kafadaki çentiğiyle,
Hellingen kime benziyor?

Kah kabileleri ayartıyor.
Kah uzaylıyı kışkırtıyor.
Bitmeyen kiniyle,
Hellingen kime benziyor?

Bir gün robot yapıyor.
Bir gün gemiye takıyor.
Zehir gibi kafayla,
Hellingen kime benziyor?

Yenilse de takmıyor.
İdealinden vazgeçmiyor.
Aslında biraz da,
Hellingen bana benziyor.
 
                    Darkwood/1846

Cuma, Mart 11, 2011

Lakros (Lacrosse)

Kızılderililer hakkında bir bilinmeyen daha Zagor ile açığa çıkıyor. Sene 1800’ler. İngiltere’de ilk defa tenis oynanmaya başlıyor.  1820’li yıllarda ise gene İngiltere’de ilk Rugby ligi kuruluyor.  Aynı yıllarda Amerika’daki yerliler ne yapıyor peki? İki tane raket  bir tane deriden mamûl top ile Tenis’e,  kocaman direklerden oluşan kale ile de Rugby’ye göz kırpan; adına Lakros (Lacrosse) dedikleri enteresan bir oyun oynuyorlar. Oysa oyunun kökeni, Rugby’den de, Tenis'ten de eski. Üstelik öz be öz Kızılderili mamulü.

Kurallar günümüzdeki müsabakalar gibi karmaşık değil. Çift raketle oynanıyor. Topu ellemek yasak. Elleyenlere hakem tarafından işkence direğinde bir gece kalma cezası  veriliyor.  Amaç basit: Raketle vurarak topu kaleden geçirip gol atmak. Oyuncuların raketlerle birbirlerine vurması serbest.  Faul o yıllarda henüz net değil tabi. Giden oyuncuyu rakip ceza sahasında ok ile vurmak faul. Top ormana kaçınca atan alıyor. (atanalırspor)  Bir elin parmaklarında devre, iki elin parmaklarında biter kuralına göre bir taraf 5 gol atınca devre olup yer değiştiriliyor. Akabinde 10 gole ulaşan oyunu kazanıyor.

Görüntülerde  Wyandot gücü ile Seminol Boğaları arasında geçen bir müsabakayı görüyorsunuz.  Wyandotlar 4-4-2 taktiği ile savunma ağırlıklı bir oyun kurgusu yapmış. Kendilerinden olan forvet Zagor ile ani kontraataklarla golü bulmaya çalışacaklar.
Lakros eskiden beri, spor vasfının yanında kızılderili kabileleri arasında çok yaygın olan anlaşmazlıkları çözmek için de kullanılagelmiş,  böylece karşı tarafın erkekleri ava gidince, kabilede kalanları öldürmek  şeklinde olan  ezeli düşmanlık  Lakros maçlarına tekamül etmiştir.  Ancak vizyonsuzluk ve bazı talihsizlikler burada da kendini göstermiş, geliştirilemeyen kurallar, maçların gitgide bizim futbol maçlarında olduğu gibi kanlı bıçaklı, oklu baltalı oynanmaya başlaması, arkasında sağlam bir federasyonun bulunmaması gibi sebeplerle bu güzel spor dalı kabileler arasında yok olayazmıştır.


Kızılderililer’in Lakros’a “savaşın küçük kardeşi” demesi boşuna değil. Bazı maçlardan alınan karelerde de gördüğünüz gibi oyun adeta centilmence yapılan bir savaş gibi oynanmakta,  kafa, göz, çene ellere verilmektedir. O zaman baklava da yok. Yenilenlerin kafa derisi yenenlerin kemerini süslüyor mecburen.
Zagor hemen her sportif faliyetindeki üstünlüğünü burada da gösteriyor. Çevikliği ile sahada basılmadık yer bırakmayıp dört dönerken, nişancılıkta olan hünerini golcülükte de gösterip her vuruşunu golle süslemesini biliyordu. Zagor’un hırsı bu tür müsabakalarda iyice açığa çıkıyor, önüne çıkanın pekmezini akıtmaktan çekinmiyordu.
Kızılderililer artık yok. Oysa tarihin akışındaki küçük bir değişiklik Kızılderilileri Amerikalılar tarafından yok edilen bir halk olarak değil, Lakros’un kurucusu, hatta dünyadaki entertainment sektörünün önde gelen aktörlerinden  biri olarak tanıtabilir, yaşadıkları bölgeden Las Vegas gibi bir başarı hikayesi çıkabilirdi. Bakın aynı yıllarda icat edilen Tenis, Rugby ve hatta ondan türetilen Amerikan Futbolu’na. Milyonlarca  kişi, ilgili müsabakaları canlı olarak izliyor. Arkasındaki milyalarca dolarlık devasa bir sektör var. Lakros’un kurucusu, son kalan bir avuç kızılderili ise kendilerine özel ayrılan rezerv bölgelerinde yaşamaya çalışıyor.  Kızılderilileri yok eden Amerikalılar ise  Cherokee (jip), Apache (helikopter),  Pontiac (otomobil), Cayenne (jip), Fox (tv kanalı),  Black Hawk (helikopter)  gibi markalarla kızılderililerin etinden, sütünden, derisinden faydalanmaya devam ediyor.

Günümüzde Amerikan Çizgi-Romanı (comics) süper kahramanlarının, daha naif  ve mütevazi diyebileceğimiz İtalyan Çizgi-Romanı (fumetti) kahramanlarına olan her türlü baskısı, her ne kadar bilinçli olmasa da geçmişteki  Amerika-Kızılderili asimilasyonunu hatırlatıyor, tarih tekerrürden ibarettir klişesini bize  söylettiriyor.  Zagor’un geçmişte kızılderilileri korumak için Amerikalı'lara karşı verdiği mücadeleyi şimdi Zagor'un yayınevi gene Amerikalılara karşı veriyor. Sembolizmin dibine vurmuşken didaktik bir final yapalım:
Lakros günümüzde Amerika ve Kanada’da özellikle okullar arasında halâ oynanmakta, kızlarda olmasa da erkeklerde raket ile rakibe girişme halâ faul olarak sayılmamaktadır.

Pazar, Şubat 20, 2011

Bandana Karizması

90’ların başında ben de bandana taktım. Bandanayı “bandaaana” diye telaffuz ettim. Taktım,  Çünkü "Evimiz Hollywood’da" dizisindeki yakışıklı çocuklar da takıyordu. Levis, Lee vbg ünlü markaların şekilli bandanalarına epey paralar verdik. Bandana bağlamayı bilmek, Ortabir’de kravat bağlamayı bilmek kadar taraftar topluyordu etrafınıza.  Sanki Mustafa Kemal bandana devrimi yapmış gibi, irili, ufaklı, yamuk kafalı, beton kafalı tüm gençler bandana takıyordu. Topluca delirmiştik. Hepimiz kendimizi dizideki gibi yakışıklı hissediyorduk. Neyse ki ilgili furya bir – iki sene gibi kısa bir  sürede bitti de alt nesillere aktarılamadı. Sonraki yıllarda sadece bandananın  değil diğer enteresan aksesuarların da tek başına işe yaramadığını, bunların gene sadece yakışıklılarda işe yaradığını anlayacaktım.

Bandana erkekler için iddialı bir aksesuar. Günümüzde taktığınızda onu kaldıracak karizmanız yok ise aynı Hıncal Uluç fuları takmış bir liseli gibi  adamla öyle bir dalga  geçerler ki, taşak yetmezliğinden ölebilirsiniz.
Zagor'umuzun bandanadır, pirinç kolyedir, iskelet anahtarlıktır, bu tür aksesuarlarla işi olmaz bildiğimiz gibi. Kendisi genel itibari ile sinekkaydı bir kahramandır. Düzenli olarak traşını olur. Tip itibari ile gördüğünde "al şirketine müdür yap" denilecek efendilikte bir adamdır. Bununla birlikte bazı maceralarda traş olamadığından ötürü Zagor’u sakallı gördük. Zagor’un Afrika’ya gittiği ve çöllerde sefil olduğu bu macerasında ise hem kirli sakallı hem de bandanalı bir Zagor ile karşılaşıyoruz. Kızgın güneşten korunmak için hem Zagor hem de Çiko bandana takıyorlar. Takıyorlar da; bu, adeta kişideki toplam marjinal karizma oranına göre tipe uyum sağlayan bandana  hem Zagor’da hem de Çiko’da hiç uyumsuzluk göstermiyor. Hadi Zagor zaten yakışıklı karizmatik bir adam, normal diyelim de, Çiko bile kirli sakal ve bandana ile at hırsızıyla Antonio Banderas arasında gidip gelen bir karizma kıvamını tutturuyor. Ne yazık ki çölde dişi yoğunluğu çok az. Bu tiplerle Darkwood’da çok can yakabiliteleri olsa da çölde sefaletinizi tasdiklemekten başka bir işe yaramıyor. Çiko’nun belalı aşkı Kabak Çiçeği Çiko’yu bu halde görse mesela direkt yer Çiko’yu. Çikorella gibi olmuş, şokella gibi olmuş adam.
Bu macerayı ve ilgili kareleri çizip bize malzeme sağlayan Andreucci’yi şahane çizgilerinden ötürü ayrıca tebrik etmeyi bir borç telakki edip ifa ediyorum. Tebrikler.

Cuma, Şubat 11, 2011

Tedaviden Önce - Tedaviden Sonra

 Ohaa! Diyoruz sevgili Zagor’a bu sefer. Bütün ormanı ateşe mi verelim? Ne yaptın abi sen?

…Orman içinde gizlenen düşmanlar var. Zagor da ormanı ateşe verip düşmanları açığa çıkmaya zorlayacak aklınca. E n’olacak ormandaki börtü böcek, öğlen yemeğinde avladığın tavşan, zıp zıp üzerinde gezdiğin ağaçlar? Bunları düşünmüyor tabi. Ki sen ormanın adamısın zaten. Ormanda senden nasıl saklanabilir bir düşman?  Gir ormana tek tek tüm taburu yok et.  Senin için çocuk oyuncağı.

Ama kızmayın Zagor’a dostlar. Tipinden de anlaşılacağı gibi gençlikden gelen bir kare bu. Genç iken yaptıklarımı düşünüyorum da Zagor’a hiç kızasım gelmiyor. Zagor da gençken, Zagor olduktan sonra bile toyluk çekti epey. Esasında en büyük gücünü oluşturan tecrübesine öyle  ha deyince ulaşmadı. O zamanlar genç tabi, kanı kaynıyor. Kendine güveni de fazla yok, doğayı da iyi tanımıyor. Bakın, ne fikrinin fikirliği var ne yanındaki adamın adamlığı. Zaten tüm musibetin ortadaki adamdan çıktığı da belli tipten. Öyle balta mı olur a herif? Fular takmış bir de. Çete lideri misin, Süper kahraman mısın sen? 30 kiloluk taşı bileğim kalınlığında oduna bağlamışsın da nasıl savuracaksın onu?  Onu kaldırmaya çalışırken karşıdaki adam yanına gelip tokatlamayacak mı seni? Komik misin sen?   “Gel” diyecek Zagor’a “benim balta bir vuruşta 10 kızılderiliyi götürüyor yeminle, hadi dalalım Pawneeler’e, geçen sana küfretmişlerdi” deyip Zagor’un da aklını çelecek. Bulaşmış Zagor’a, onun da başını yakacak musibet iblis.

Neyse ki Zagor ormanı yakmıyor. Daha sonra da macera üstüne macera yaşayıp, vizyonu gelişip fikirleri de olgunlaşıyor. Bir Greenpeace üyesinden daha militan bir çevre aktivisti olup çıkıyor. Geçenlerde baya baya Ken Parker gibi işin felsefesine  bile iniyordu. Yakışır Zagor’a.

Cuma, Aralık 10, 2010

Zagor vs Türk Polisi


İlk Tahmin: Götürürler merkeze…
Olasılıklar: Gene çok zorlu bir rakip ile karşı karşıyayız.  Türk Polisi’ndeki muhalefet alerjisini biliyoruz. Tarih boyunca görevlerinin gerçekte ne olduğunu asla idrak edemeyip tamamen insani zaaf ve düşüncelerle, karşı taraftan ettiği nefreti işine yansıtan, hele ki kendisini yöneten siyasi odakların direktifleriyle birleştiğinde insanların üzerine katmerli olarak çöken bir teşkilat sözkonusu.  Solcusundan, öğrencisine, alevisinden memuruna, travestisinden, işçisine her türlü muhalif yapıyı, genel çoğunluğun arasında bir şeyler söylemeye çalışanları acımasızca ezen,  “155 Polis İmdat” servisinin yanına “551 İmdat Polis” servisi koysak daha çok aranacağı kesin, tamamen yozlaşmış bir kurum.  Milliyetçi ve islamcı fraksiyonlar dışındaki her türlü görüş, fikir ve topluluğa karşı arslan kesilen, canla başla mücadele eden, kendi canını hiçe sayıp en önde jop sallayan, kendisinin de etkilenme olasılığını dikkate almayıp biber gazlarını düşmanlara yiğitçe savuran insanlardan müteşekkil bir müessese.

Bu işin bir boyutu. Diğer tarafta üç kuruş maaş ile gecesi gündüzü olmayan, ölüm tehlikesi yüksek, zorlu  bir meslek var. Dünya standartlarında mesleki eğitim alamayan, olmak için insani bir özellik ya da bir yetenek aranmayan bir meslek. Bu iki boyut;  polisi, elindeki sopa gibi gören iktidarlarla da birleşince Türk Polisi’ndeki yozlaşma, kastını aşma, amacından sapma, işkence, darp hevesi… özetle çürüme  kolayca anlaşılıyor. Ezilen kitle, biraz yetki alınca diğerini eziyor. Tahlilleri işin ehillerine bırakıp, Zagor'un bu seferki rakibinin çok tehlikeli olduğuna ikna olup, karşılaşmamıza dönelim.

Zagor’un karşısına çıkardığımız rakipleri ikna etmek için öncesinde Melih Gökçek’in deyimiyle fitilleme yapıyorduk.   Ama burada fitillemeye ihtiyaç yok.  155’e bir telefon yetecek.

“Aloo, amirim burada acayip kıyafetli, baltalı falan bir adam var, çok tehlikeli, acil yetişin”

Deriz. Akabinde polisleri beklemeye başlarız. Ama o da nesi?  Gelen giden yoktur. Karakol iki sokak ötede oysa. Bekler dururuz. Zagor’un da canı sıkılır iki saat bekleyince. Neyse ki esnaf yetişir imdadımıza. “Abi gelmez onlar öyle balta malta olaylarında başka bir şey uydurun” der.  Elimizle alnımızı şaklatır ve acemiliğimize yanarız.  Hemen tekrar ararız 155’i.

“Amirim burada öğrenciler var. Anarşik, komünüs şeyler söylüyorl”

sözümüzü bitiremeden tepede helikopter seslerini, akabinde  gelen polis otobüsünü ve içinden çıkıp saniyesinde dizilen dizi dizi çevik kuvveti görürüz.  Şaşkınlığımızı bastırıp, telefonu kapatıp, Zagor’a “fight” deriz alelacele.

Zagor’un karşısındaki 1.500 adet polis, jopları, yani nam-ı diğer Haydar’ları ile  şeffaf kalkanlarına ritmik bir şekilde hızlanıp vurarak ortamı  iyice gerip adeta bir arena havasına sokarlar. Ellerinde balık adam gibi tüp taşıyan bir iki kişi, zirai ilaçlama elemanı edası ile elindeki biber gazı tüplerini tehditkâr bir şekilde sallarlar.

Zagor bu gösterilerden etkilenir, ama çaktırmaz.  “Bana liderinizi çağırın” diye ünler.  Ah be Zagor. Anladım ben seni. Baktın olmayacak liderleri ile dövüşüp yenen kazansın diyeceksin ama karşında  Pawnee’lerden Kızgın Geyik yok ki.  Karşında Türk Polis’i var. Kimler tatmadı ki o jopun tadını bir bilsen.

Bu arada arkadaki panzerin üstündeki hoparlörden bir ses duyulur. “Kırmızılı şahıs, derhal yere yatıp teslim ol”   diye.  Zagor bağırır. “En güçlünüz kimse çıksın karşıma adam gibi kapışalım, Zagor’un sözü bu” der.   Hoparlör “ Şahıs… Kırmızılı, bak o gömleğinin kollarındaki püskülleri yediririm sana, teslim ol derhal” diye devam eder.  Zagor artık sabrının sonuna gelip “AHHHHYAAAAAAAA!!” diye  höykürür adeta. Cümle çevik kuvvet buz keser. Hoparlör bile çığlığın frekansından “zzzzziiizoooiinn” diye cızırdamaya başlamıştır.

5-6 saniye süren ölüm sessizliğini arkalardan “Saldırııın” diye bağıran bir ses bozar. Tüm çevikler aniden taarruza geçer.


Zagor kendisine karşı taarruza geçen 1.500 kişiye karşı hemen bir plan yapar. Önce dalgıca benzeyen öndeki adamlardan birini tutup, tüpteki tüm biber gazını çevik kuvvete boşaltmaya başlar.  Rüzgarı arkasına alıp bir yandan da usul usul geriye doğru geçip arkasına kimseyi almamaya çalışıyordur.  Biber gazını soluyan Çevik Kuvvet’te hoşafın yağı kesilir. Suratlar buruşur,  ellerini dizlerine koyup nefes almaya çalışır çoğu. İlk dalgayı atlatan Zagor arkadan maskeleri ile gelen başka bir grubu görür. Biber gazı ile rüzgarın da etkisiyle maskesiz tüm polisleri saf dışı bırakan Zagor baltasını çıkarıp maskeli 50’ye yakın polise sıradan dalar.  Her ne kadar baltasını  “hard” moduna getirip en sert vuruşlarını da yapsa, robokop kıyafetli polisleri ancak sersemletebiliyordur. Bir beş dakika boyunca mücadele sürer. Zagor jop darbeleri alsa da halâ ayaktadır.  Manzara şöyledir. Yaklaşık 50 kişilik robokop polis grubu Zagor’u çembere almış boyuna onu jopluyorlar, Zagor’da  allah ne verdi ise çemberde kendisine en yakınlara baltası ile ekleştiriyordur. Ancak Zagor artık yorulmaya başlar. Arada yere düşer, kalkar, çömelir, mücadeleyi sürdürür. Üstelik göz ucu ile de olsa, ilerideki otobüslerden, mp5 otomatik silahlı takviye çevik kuvvetlerin de geldiğini görür.  “Bazukalar falan da meydana çıkmadan sıvışmalı” diye aklından geçirir de nasıl sıvışacaktır bu cehennemden?
Gerçekten karşılaşmanın bir anlamı kalmamış, yüzlere kişi tek bir kişiye saldırır durumdadır.  Zagor’un aklına bir fikir gelir.  Birden hazırolda durup, “Koooorkmaaaa, söönmezz buşş afaaaaak…. Lardaaaa yü  zeeeen” diye istiklal marşımızı söylemeye başlar. Çevik kuvvet afallar. Hepsi vurmayı keser, aralarında hazırola geçenler olur.  Zagor fırsat bu fırsat diyerek çemberi yarıp o sırada ilerideki caddeden geçmekte olan 28T numaralı İETT otobüsüne kendini atıverir.  Karşılaşma biter. Türk Polisi’ni kimse yenemez. Ee, Zagor’u da tabi.

Bu arada, Zagor’u görüyor musun?  Ertuğrul Özkök, Sertar Ortaç, Melih Gökçek diye Türkiye’ye gele gide İstiklal Marşı'ndan, İett'ye kadar öğrendi valla her şeyi . Allah bilir cebinde akbili bile vardır.

Cumartesi, Kasım 13, 2010

Zagor'un Baltaları!

Zagor’un Sözü Bu kitap oluyor. Kitap için blogda yayımlanmayan ve yayımlanmayacak pek şahane dosyalar hazırlanıyor. Bir terslik olmazsa 2-3 aya 1001 Roman Yayınlarından çıkabilir. Dolayısı ile blogda kısmi aksamalar olabilir, tarayıcınızın ayarları ile oynamayınız efenim!

Zagor’un baltasının sanıldığının aksine ne kadar güçlü bir silah olduğunu "Zagor Baltası Yapıyoruz" dosyasında görmüştük. Ancak baltanın o  aerodinamik yapısına kavuşmadan, pekmez akıtan özelliğini kazanmadan önce nice aşamalardan geçtiğini kimseler bilmez. Zagor çok balta denedi zamanında. Sivri ve keskin taşlarla yaptı bir dönem, baktı sağ tarafta asılı olan balta yürüdükçe çarpa çarpa kotu deliyor bıraktı. Tek vuruşta direkt manitunun çayırlarına ışınlasın karşıdakini diye kocaman dikdörtgen kayadan yaptı ancak baltanın uçuş aerodinamiği bozulduğundan vazgeçti. Aynı zamanda "STUNK" diye acayip bir çıkartan balta sinir bozuyordu.

Uzun olsun ersin, kalın olsun gersin mantığıyla bir buçuk metrelik sopası 7 kiloluk kayasıyla 1800’lü yılların en korkunç silahlarından birini yaptı ancak baltanın bir kusuru vardı; biraz ağır olmuştu. Savurduktan sonra problem yok; çarptığı yeri dağıtıyordu ancak savurana kadar geçen zamanda tehlikelere açıktı.

En nihayetinde hepimizin bildiği 40 santimlik sopası, elips hatlı ancak uçları hafif keskin taştan ibaret baltasını keşfetti. Balta Darkwood'un her yerinde 5 dakikada yapılabildiği gibi hem hafif, hem dengeli, hem keskin hem de vurdu mu akıtan cinsten olmuştu. Şu zarafete bakar mısınız?
Son olarak Zagor'un babası Ferri'nin de geldiği Kasım 2010 tarihli Tüyap Kitap Fuarında tanıştığım bazı Zagor fanlarının yaptıkları müthiş baltalarla bir dosyayı daha bitiriyoruz.
...Bitmedi. Elimize şimdi ulaşan bir habere göre bir balta daha piyasaya çıktı. Dost blog Hayal Kahvem'den Vildan Hanım'ın sarı kurdaleli ve fiyonklu "Kız Zagor Baltası". Tebrik ediyoruz kendisini, şahane olmuş :)

Cuma, Ekim 29, 2010

Artist Zagor

 Daha önce kabaca da olsa üzerinde konuşmuştuk. Eğer bir kahraman iseniz bu işin kurallarına riayet etmeniz gerekiyor. Yapılan her işte temelde iki ayrım var. İlki o işin görünen yüzü, ikincisi ise mutfağı. Ve hemen her işte mutfağı görmeden  yapılan o iş ile ilgili sağlıklı fikirlere sahip olmanız çok zor. “Ooh, en güzeli patronluk. Binersin jipine, tatili Maldivler’de yaparsın. Ne güzel hayat!” Peki tatiller dışındaki 300 gün ne yapacaksın? Kaç saat uyuyacaksın? Ne kadar çalışman lazım? “Aktör olurum. Şahane iş. Hem oyunculuk yap hem de millet sana hayran olsun. Paralar da gani.” E oyna bakalım bir kamera karşısında, ezberle bakalım 30 sayfalık metni, kilo almadan yaşa, sabahın dördünde bir gündür süren çekime devam et bakalım, sigortası yok, emekliliği yok…

Zagorluk da kolay değil. Güçlüsün, vurdu mu deviriyorsun, attı mı indiriyorsun, senin için canını verecek dostların var, hatunların hepsi sana hasta, uçuyorsun, kaçıyorsun, ölmüyorsun… Bunlar işin görünen yüzü. İşin mutfağı ise çok acı. İdealler sonucu fedakarca harcanan bir hayat mevzu bahis. “Ben de taştan yaratılmadım” diyordu bir macerasında Zagor, kendisine kur yapan bir hatuna. Mutluluk, hormonlar, gelecek kaygısı, yalnızlık, eş, aile… Bunların hepsine boşvermiştir Zagor.

Kahramanlığın bazı kuralları var dedik. Kostüm giyeceksin, kankan olacak, çığlık atacaksın, evlenmeyeceksin, gizlerin olacak ve her ne kadar mütevazi bir kişilik de olsan artistik yapacaksın.
Her kahraman biraz artisttir. Zagor da artisttir. İdeallerine ulaşmak için artistlik yapar. Taklit yapar, Kızılderilililerin cehaletini kullanarak, ışık oyunları ile etkileyici sahne performansları gerçekleştirir. Kılık değiştirir. Rol keser. Karakter atar. Korkutur, güldürür, üzer, gezici tiyatro topluluğu Sullivanlar’dan aldığı sahne tecrübesini yaptığı her davranışa yansıtır.

Cumartesi, Ekim 23, 2010

Ahyak (3)

Zagor çığlık atmaya, dosta güven, düşmana korku vermeye, bununla birlikte  gürültüden hazetmeyen ahaliyi de kızdırmaya devam ediyor. Ahyak  konusuna bu hafta ara vereceğiz. Ancak ara ara Zagor ile Darkwood ahalisi  arasındaki sürtüşmeler tüm çıplaklığı ile gene sayfalarımızda olacak.

Çığlık atan kahraman  pek yok piyasada. Zagor’un Tarzan esinlenmelerinden çığlık sahibi olduğunu biliyoruz. Hatta çığlık konusunda Ferri’nin çizdiği, Zagor ile Tarzan’ın uçarken çarpışıp, “niye çığlık atıp geldiğini belli etmiyorsun ulen” diye bağrıştıkları komik mi komik bir potbori de var.  Ancak  baktığımızda Tarzan çığlığını ormanda atıyor. Ormanda Jeyn’den başka çığlıktan rahatsız olacak bir insan da yok.  Ama Zagor öyle mi? Darkwood dediğin yerde, son sayımlarda çıkan rakama göre  25.000 insanı yaşıyor. Ki sayım zamanı sayım memurunun kafaderisini yüzerek kendilerini saydırmayan kabileler dahil değil bu rakama.  Darkwood’un bağlı olduğu Pennsylvania desen,  dünya kadar adam. Bataklıkta efendi gibi bağırsın  amenna ama Zagorumuz Aygaz kamyonu gibi mecburen gittiği  her türlü ortamda bağırıyor.  Herkesi memnun etmek  de imkansız. Birileri  şarlıyor tabi.
Vahşi deyip geçiyoruz ama, birinin  sinüziti mi var, başı mı ağrıyor,  sessizce avlanmaya mı çalışıyor, akşam ateş suyunu fazla mı kaçırmış, yengesi mi ölmüş  bilmeden kulağının dibinde bağırırsan, içlerinden birileri, karşısında  Zagor bile olsa böyle diklenir, linç girişimine maruz kalırsın.

Not: 6 Kasım'da Zagor'un babası Ferri Tüyap Kitap Fuarında, 1001 Roman standında Zagorsever'leri bekliyor olacak.

Cuma, Ekim 15, 2010

Ahyak (2)

Zagor’un “ahyak” şeklindeki çığlığını geçen hafta konuştuk.  Çığlık, duyanların söylediğine göre çok korkutucu, ürpertici, tırstırıcı... "Gerçekten öyle mi acaba" dediğinizi duyar gibiyim. Ben de bunu tahmin ederek evde bir deney yaptım. Çığlığın gücünü siz de tecrübe edebilin diye deneyimi size de anlatıyorum: Evde gördüğünüz ilk kişinin arkasından ona belli etmeden sinsice yaklaşın. Kulaklarının dibinde aniden "AAAAAAAHHYAAAAAAİA" deyi bağırın.  Zagor'un çığlığının ne müthiş bir silah olduğunu göreceksiniz. (uyguladığınız kişide yaş arttıkça çığlığın tesiri de artmakta, hatta ölümlere rastlanmakta-dikkat-) Zaten gördük, Zagor çoğu macerasında bu çığlığı psikolojik bir silah olarak kullanıp milletin aklını aldı. Zagorumuz bu çığlığı  aynı zamanda bir çok amacı için kullanıyor:  

*Zorlu bir düşmanı yendiğinde “aldınız mı babayı” anlamında
*Peşinde olduğu birine bağırdığında “hiç kaçma, çömel oraya bekle” anlamında
*Herkesin birbirine girdiği bir kaos ortamında “bi durun la!” anlamında
*Bir kızılderili kabilesine ilk geldiğinde “selamınaleyküm” anlamında,
*İşkence direğinde “Dua edin öleyim yoksa dumanınızı attırıcam”  anlamında,
*Ölen bir dostunun ardından “Zalımsın dünya, hayınsın dünya” anlamında,

...gibi örneklerde gördüğümüz üzre çığlık korkutucu olduğu kadar fonksiyonel de. Kısacası Zagor kendini hatırlatmak istediği her anda  sürekli “ahyak” narasını atıyor.  Atıyor, atıyor da bu da kafa yani. Darkwood’da çeşit çeşit adam yaşıyor. Çoluğu var, çocuğu var, hastası var, yaşlısı var. Kafa kaldırmıyor belli bir yaştan sonra.
Aynı, Metallica’nın ses sisteminden daha güçlü ses üreten bir hoparlörü olan, pikaplı seyyar zerzevat  satıcısı gibi. “aaaaaaahyaaaaaaaaaaaaaaaa” şeklinde bir böğürtü milletin canını sıkıyor tabi ki.  Bu bölümümüzde Darkwood ahalisinin Zagor’a olan bir takım tepkilerini karikatürize edeceğiz.  Tutarsa devam ederiz. Hadi bakalım siftahı sizden bereketi allahtan.